agos'ta çıkan inceleme yazısı


Heybedeki periler ve öcüler

Umut Y. Karaoğlu, ilk öykü kitabı Deli Heybesi’nde endişenin, korkunun, öcünün ve ilham alınan perilerin, var olmayana duyulan özlemin izini, okuru da bu hislere dahil ederek sürüyor.

Kitap Kirk, Ocak 2012

Umut Y. Karaoğlu’nun ilk kitabı Deli Heybesi bir nevi tekinsizliğin kitabı. On yedi nesnenin etrafında şekillenen öykülerden oluşan kitapta, öyküler ve karakterler sürekli birbiriyle konuşuyor, bu yönüyle de toplamları bir öykü/roman olmaya yaklaşıyor. Bu kesintisiz alışverişten, okuyucuda geri dönüp tekrar okuma isteği uyandıran, ince işlenmiş bir anlatı çıkmış.

Deli Heybesi için tekinsizliğin kitabı, derken bu, rastgele yapılmış bir yorum değil. Dille, hikayedeki zamanla ve kurguyla haşır neşir olan, oldukça sıkı bir biçimde örülmüş bir öykü kitabı elimizdeki. Yalnızca oyun olsun diye değil, daha fazlasını söylemek için yapılan bu müdahalelerin habercisi ilk sayfada bizi “başka bir dilin” karşılıyor olması. Sonraki nesne/öyküler de benzer biçimde hikâyenin zamanını beklentilerimizin tersine işletiyor. Tekrar tekrar karşımıza çıkan birtakım kelimeler, bütünü kapsayan bir şemsiye öyküyü çözmesi/yazması için okuyucuya sunuluyor.

Yazının hikâyesi...
Kitap bir yandan da nesnenin bakışla, kayıptan duyulan hüznün dehşetle, bir terapi olarak yazmanın bir işkence olarak yazmakla ilişkisini sorguluyor, kuruyor. Karakterler de elbette bu tekinsizlik ve belirsizlikten nasiplerini alıyorlar; hepsi de kendi hikâyelerini yazmaya çalışıyor ama bir yandan da “dışarıda” işleyen zaman ve kurgudan bağımsız başka bir yol olduğunu sezinler halde kendi anlatılarını, hatıralarını bozuyor ve yeniden kuruyorlar. Onlar bunların peşinde koşarken, bir yazar ve onun ilham öcüsü, sobadan eli yanan bir çocuğun, fobileriyle uğraşan bir “korkağın”, o “hissini” kaybeden kadının, çaycıda kendi yansımasını gören o garip adamın, çamaşır ipiyle kendini asamadı diye hayata söven bir meczubun hikâyesini yazmaya çalışıyorlar. En nihayetinde bütün bu insanların yolculuğu yazının, yazmanın hikâyesine dönüşüyor. Anlatmanın zorluğu, doğru kelimeyi bulmanın güçlüğü...
‘Zırtapoz’, kitabı dilsiz bir dil ya da rüya diliyle açıyor. Onu izleyen ‘Kol Saati’, bütünü karakterize eden döngüselliğin ipuçlarını veriyor bize. Bir yazar masa başında “eşyaya ve varlığı[n]a duyduğu… sarsılmaz güvenin” parçalanmasına tanık oluyor. Suretinden artık emin değil. ‘El Aynası’ da yine bu parçalanma sonrası açılan boşluğun doldurulamazlığına bir ağıt gibi. Kaybın bir türlü bulunamayan nesnesini arayan öyküler çokça çıkıyor karşımıza Deli Heybesi’nde. Zaten değer verilen bir nesne, onu kaybetme endişesiyle birlikte gelmez mi?  ‘Ayakkabı Teki’, ‘Musluk’ ve ‘Tırnak Makası’ adlı birbirini izleyen öykülerde de nesneyle gelen bu endişe korkuya dönüşüyor. Gece tırnaklarını kesmeye çalışan çocuk ne anneannenin ‘irrasyonel’ tehditlerinde ne de babanın mantıklı açıklamalarında kendi dünyasını buluyor. Bu çocuk büyüdüğünde, kitabın ikinci bölümündeki gibi, şehirde ya da kasabada farklı yansımalarını gördüğümüz bir ‘uyumsuzluktan’ mustarip oluyor. Bir türlü dilini bulamayan birey, ‘Kan Çanağı’ ya da ‘Çekmece Kulpu’nda olduğu gibi, ancak ‘kendinden’ feda ederek anlamlı bir öykü oluşturabiliyor artık. Ama bütün bunlar da kendini aşırı ciddiye alan, kendisinde boğulan değil, ‘Çakmak’ta olduğu gibi başka yönlere işaret eden bir anlatımla dengeleniyor.

Karaoğlu’nun öykülerinde karşımıza çıkan karakterler bir nevi ‘tutunamayan’ ve hatta ‘deli’; toplumdaki, ailedeki yerlerinden hoşnutsuz çoğu ve hatta yersizler. Ama asıl kendi hikâyelerini kuruş biçimlerine yönelik duydukları şüphe, her zaman yokluğunu hissettikleri o eksik parça, onları öykülerde sıkça karşılaştığımız diğer ‘uyumsuz’ karakterlerden ayırıyor. Nesneler ise birer yapıtaşı, ama aynı zamanda insanın kendine bakışının, aynasının sembolleri olarak öykülere ilham veriyorlar. Endişenin, korkunun, öcünün ve ilham alınan perilerin, var olmayana duyulan özlemin izini okuru da bu hislere dahil ederek sürüyor Umut Y. Karaoğlu. Psikolojik yükü hayli fazla olan bu öyküler, toplumda ve çevresinde yansımasını, dilini bir türlü bulamayan bireyi, psikolojizm tuzağına düşmeden anlatmayı başarıyor. Kendi öcüsünü ve perisini daha iyi tanımak, karanlıkta yazmayı ve okumayı denemek isteyenler için, Deli Heybesi iyi bir adres:

Önce, kör oldum sandım.
Tutunacak bir nesne ararken
yokluğa çarpıp dağıldı sonra bedenim.
Korku kaldı benden geriye.
Hareketsizlik… Sessizlik…
Ve boşluğa yönelmiş kör bir bakış.
Hiç var olmamış olmakla yok olmanın arasındaki sınıra ilerledim hareketsizliğimle.
Korkumu körlüğüme kaynaştıran bir içgüdüyle bir beden, bir ben aradım karanlığın içinde.    
Sınıra tutunup var olmak isteyen bir iradeye dönüştüm.
Ve onu gördüm ışıklar içinde.
Geçici olduğunu içten içe bildiğim bir sonsuzluğa,
zamana tutundum.

Deli Heybesi
Umut Y. Karaoğlu
Komşu Yayınları
Aralık 2011, 112 sayfa.

Virginia Woolf - Jacob's Room


Woolf'un ilk kitabi Voyage Out ile Jacob's Room'un yazildigi tarih olan 1922 arasinda Woolf icin zor gecen yillar  var. Voyage Out 1. Dunya Savasi'nin baslangicina denk gelirken, Jacob's Room, yani Woolf'un 3. kitabi savasin uzerinden cok gecmeden yayinlanmis. Woolf'un bu yillar arasinda gecirdigi' aylar suren de bir "breakdown" donemi bulunuyor  ve aslinda bilinc akisi teknigine giris olarak nitelendirilen bu kitabin ortaya cikmasinda, sinir hastaliginin yogunlastigi donemin sonrasinda insan nasil dusunur sorusuna daha fazla odaklanmasi da rol oynamis olabilir deniyor.

Bunlari yazdiktan sonra kitabi begendim mi diye soralim? Evet, leziz buldum.
Jacob'un Odasi'nin izleklerini daha iyi gozlemlemek icin aslinda o donemin sosyopolitik atmosferini de hesaba katmak gerekiyor. Jacob'un hayatini anlatirken Woolf, ayni zamanda bireyi temsil edisi (ve ozellikle etmeyisi ile) politik bir edebi form olusturma gayretindedir de deniyor. Bu kitap, savasin sahiplendigi, ordunun, kurumsal mekanizmalarin askere cevirdigi insan bedenlerini geri elde etmek uzerine yazilmis biraz da. Klasik Ingiliz egitiminden gecmis, ilerinin politikacisi, kocasi, banka memuru olmasi beklenen genc erkeklerin, tam da bu surecler tarafindan sahiplenilmelerine karsi yazilmis da diyebiliriz. Bireyi (bu durumda Jacob'u) hem temsil ederek, hem de bir yandan da bu temsiliyetlerin altini oyarak, bireyin oznelligini daha akici, sinirlari muallak bir sekilde anlatarak Woolf aslinda otonom, sinirlari belli, su gecirmez bireylerden asker yaratan sureci de sorgulamis oluyor deniyor. Aslinda tek bir soru var. Bir savas, savasin, askerin  dili kullanlmadan nasil temsil edilebilir?
Ama bu romanin, kotu bir dille anlattigim izleklerinden yalnizca bir tanesi. Digeri ise elbette Woolf'un dille (kadinsi dil? diyenler var ki bu ifade sorunlu sayilabilir vs vs) ve dusunce akisiyla olan mesguliyeti... Kitabin ilk sahnesinin Jacob'un annesinin mektup yazisiyla acilmasi da bu anlamda manidar.
Simdilik burada birakalim. Ve kitaptan bir alintiyla sonlandiralim...
"The entire bay quivered; the lighthouse wobbled; and she had the illusion that the mast of Mr.Connor's yacht was bending like a wax candle in the sun. She winked quickly. Accidents were awful things. She winked again. The mast was straight; the waves were rectangular; the lighthouse was upright; but the bolt had spread.
"...nothing for it but to leave," she read..." (Woolf 7)

beni çektiğin fotoğraflara bakarken kendimi göremez, senin bakışını hissederdim hep.

havuz

Gece eve geldim. Yıllardır bu tür davetlerde giydiğim elbisenin eskiliğinden utanıp sırtımı duvara yasladığım bir akşamdı. Öncesinde kendimi aynanın karşısında, biraz bıkkın görüyorum. Saçlarımı toplamak için de çok çaba göstermedim.

Bugün tatildi. Bir şey yapmam gerekmiyordu. Ben de buna uygun olarak, ilk sigaramı içme telaşıyla kalkıp, kendime bir kahve yapıp, sonrasında havuzu izlemiştim camdan. Temizlenmiş olsun olmasın, sabah güneşinde duru görünüyor havuz.

Gece zordu. Sabaha karşı uyudum. Tam uykuya dalacakken, düşmenin sınırında beni geri çağıran planlar, düşünceler. Başını ve sonunu kaybettiğim cümleler. Bir ara ışığı yaktım.



Şimdi fark ettim de eğer camın karşısındaki ağaca geçersem ve bırakırsam kendimi havuza, uyuyabilirim.

kırmızı salon

Bir şeylere indirgendiğimizi sezer gibi, endişemize tutunup, elbiselerimizden konuşuyoruz salonun en orta yerinde. Kırmızı bir halı, siyah elbiseler, kan kırmızı bir lambadan damlayan ışıkla birlikte, bir uğultudan mürekkep bu loşluğun içindeyiz.
Kırmızının kandan başka var mıdır sevgilisi? Nedense bu konuşulmuyor, ama gizlice, her gözü perdeleyen camların ardından süzülen bakışlar, birbirini yokluyor bilinçsizce.
Hepsinin ötesinde, piyano tuşlarının arasına sıkışmış parmakların kendini kurtarmaya çalıştığı bir beste duyuluyor. Kan kırmızısı bir deste, kaderleri dağıtıyor ikişer üçer. Hepimiz siyahlar içinde, bu görkemli törenin parçası olmaktan az çok memnun, bir yanımızla kırık, bebek adımlarıyla ilerliyoruz içeride.
Kırıklardan en kırık bir kadın aşka geliyor bir anda. Bebek adımlarını hızlandırıp, bir piyano tuşu çalıyor kendine. O tuş sesini her yükselttiğinde, sertçe vuruyor tabanlarını yere.
“Var mıydı bu salona girerken bir hayalim?” diye soruyor bir diğeri. “En azından” diye ekliyor, “Hepimiz bir kabulle giriyoruz içeri.”
Bu sözcükler kulağına çalınıyor, uzun boylu, yüzü yere dönük adamın. Duyunca o sözcükleri, yavaşça kaldırıyor başını yerden. Sanki öyle geliyor ki ona, çok kullanılıp köşeye atılmış kırmızıya, ve her zaman gizemini korumuş siyaha bir huzur, bir düzen geliyor. Tereddütünü bir kenara bırakıyor.
Arasına parmaklar sıkışmış piyanonun sesi artıyor gittikçe. Herkes fark etmiş olmalı morarmış parmaklardan çıkan o uğultuyu. ‘Hiçbir şey olmamışçasına’yı oynuyorlar; adımları bir geri bir ileri, istemeye istemeye. İnatla, sertçe basmaya devam ediyor müzisyen tuşlara, kırılan tırnakların sesini bastırmak isterken.
“Hepimizin bir kaçış umudu var” diyor yaşlılığıyla nam salmış o kadın. “Yeraltına açılan bir kapağın ötesinde kaybolup” diye ekliyor. Bir diğerinin de gözüne çalınıyor halının köşesinde, kırmızılığıyla davetkâr bir bölme. Kadın devam ediyor sonra “Nasıl bu salona geldiysek isteksiz, öylece tekinsiz, daha da derine gitmek istiyoruz belki de. Loş ışık bile gözümüzü alırken, en azından eminiz, istediğimizin yukarılarda bir yerde olmadığından.”
Diğer köşede “bir rüya görmüştüm” diye mırıldanıyor tek gözü kapalı bir adam. “Cehennem sürekli tekrar eden bir dansmış.” Bunu söyleyen de, söylentiye göre, bir gözü aydınlığa, bir gözü karanlığa açılan korkunç bir adam.
Dans şiddetleniyor gitgide. Bir girdap misali, sıralardan kapıyor insanları. Dizi dizi siyah inci taneleri oluyorlar bir çizgi doğrultusunda. Müziğin askısına takılmış elbiseler gibi bir o yana, bir bu yana sallanıyorlar. Kırık kadın fırtınanın gözü olmuş, geride kalanlar onun çevresinde dönüyorlar.
“Nedense hep bu anlarda” diyor köşeden sinsice bakan Uzak isimli kadın. “Bir devrim olmasını beklerdik. Gençliğimizi ‘o hisse bir kala’larla, tam ciğerler dolacakken boşalan nefeslerle hatırladığımızı fark edip, gittikçe köşelere doğru savruluyoruz biz.”
Uzak’ın söyleyeceklerini önceden bilenler, gerisini dinleme ihtiyacı duymadılar. Durmayan dansın çekim alanına bedenlerini bıraktılar.

ses

Ses geliyor mu dışarıdan? Yani, demek istediğim: dışarıdan ses geliyor mu? Bu evin duvarları ses geçirmez. O açıdan. Kafam karıştı çünkü. Böyle mi deniyordu? Beni mi deniyor? Delikten bakıyorum bir daha. Orada hala. Varlığımdan habersiz rolü oynuyor. Ben de o yokmuşçasına davranayım diyorum. Evet öyle yapayım. Tırnaklarımı yemeğe koyuluyorum. Ona söyleyemediklerimi (Ne söyleyeceksin ki ona?) bir kağıda yazayım diyorum. Çok meşgul görünüyorum. Çok meşgülüm galiba. Mektup formunda bir saldırı düşünüyorum aslında. Yazıp ona yollayacağım. Delikten sessizce geçireceğim kağıdı. Sonra meşguliyetime geri döneceğim. Sanki o cümleleri ben yazmamışım gibi.

Bu evin duvarları ses geçirmez. Böyle mi denilirdi? Alçak sesle konuşmaya özen gösteriyorum, sesimi denemek için, yerinde mi diye...) Ne diyordum? Bu evin duvarları ses geçirmez. Ama biriyle konuştuğunu duyuyorum. Çöp konteynırlarından bahsediyorlar. Bahsedilecek konu mu bu? Cümlelerimi yokluyorum. Yerindeler. Kağıtları birbirine bağladım. Kısa cümleler kurmaya özen gösteriyorum. Bazen giriş gelişme sonuç bile oluyor. Bazen. Benim cümlelerim.

Gözlerini gördüm şimdi. Bana baktığına eminim o küçücük delikten. Yahu işin yok mu senin? Fırıl fırıl dönen gözler. Sanki odanın her köşesinde, oda ateş altında.
Bilye.
Yumurta.
Sahanda yumurta.
Garip bir et kokusu sardı şimdi etrafı. Hala meşgulüm ama sabırsızlanıyorum. Boş bir anını bulup şu kağıdı deliğe sokup kaçacağım. Çaktırmadan.

Mektubum harika gidiyor. Hiç böyle bir mektup yazmamıştım. Cümleler de benim. Boğazımı temizliyorum. Sesim yerinde.

Sanki bir şeyler kıpırdadı. Bu evin duvarları ses geçirmez. Şimdi tam sırası. Kağıt elimde. Sıkıca kavradım onu. Parmaklarım deliğin kenarında. Başım eğik. Beni göremez. Orada değil. Şu an. Şimdi. Yapabilirsin hadi. O zaman da yapmıştın hadi. Hadi hadi. Bir iki üç...

Ah. Orada. Kocaman ve karşımda. Of kahretsin. Of çok kötü oldu çok çok çok. Masanın altı. Evet. Koş!

Gördü beni. Biliyordum çok salakçaydı zaten gördü beni hiç gitmemeliydim. Öyle olmasaydı zaten ne kağıdı mektup saçmalama.

Boşver.

Saklandım. Buradan beni göremez eminim. Sesime bakıyorum. Ben hep alçak sesle konuşmaya özen gösteriyorum. Sesim yerinde değil.

this sunday

This day, which seems like any other day but weekends. This day, which appears as deserted yet sunny. This day, on which children are supposed to play outdoors. This day, which looks so fine with a book in my hand. This day, which belongs to the autumn and yet reminiscent of something subtle, something that shines. This day, which is so calm, brings with itself the joy of living, the happiness of loneliness. This day, like snowy days, is so comfortable with its soundless being. Just being there to be looked at and be experienced. This day, this sunny day, this Sunday... It is the impression that fuels my thoughts, it is this fleeting atmosphere that gives way to ramifications and speculations about childhood, adulthood. This day, that slows down, minute after minute in order to actually stop the time altogether.

thank you port-royal

bir pencereden bakiyorum her seferinde. ve her seferinde gordugum sey kar taneleri. bir kedi var balkon demirinin ustunde, kuyrugunu kaldirmis, kar gibi kar beyazi, asagilara bakiyor. kedi oluyorum ben de. port-royal yardim ediyor. ilk once bir yurt odasi camindan kari gorusumle uyaniyorum. sonra besiktas'taki bir evde, bir pencereden yagan kara bakiyorum. susan yollari dinliyorum. kapsaniyorum, ustum ortuluyor. karlarin altinda, gozlerim eriyen damlalar kadar islak, kirmizi burnumun hissizligine, burnumun aslinda orada olmayisina hayretler ederek, kahkahalar atarak, inanmayarak, inanamayarak yatiyorum oylece. muzik yardim ediyor elbette. ortu gosteriyor oldugu gibi olani.
sonra baska bir kar geliyor aklina insanin. bir parkin icinde yuruyen 4 kisi, bir tanesi kacamak bakis atarken arkaya, sanki aklimda kalmamasindan cokca korkup, bir turlu ulasamayip o ana, fotografini cekiyorum gordugumun. bir tanesi yikiyor digerini karlarin ustune. bogusuyorlar, gogsum dolu dolu. islatiyoruz coraplarimizi.

butun bunlari dusunurken iste, port-royal'in muzigi bir isik yakiyor gozlerimin onunde. taneler hizlaniyor, hizlandikca hizlaniyor. bir seyler yapasam var ve yetmiyor. olesim geliyor neseyle. bir anda aradan gecen yillari yok edercesine butun bu anlar toplaniyor, karsiz, tek basina bir yatagin ustune konuyor. o yatagin uzerine konan tanelerle yorgunlugumdan siyriliyorum. huzurlu bir dikkat geliyor, sanki hayattaki dogru hizi bulmusum gibi. nefesin dogru aktigi tempoyu, kara her tarafiyla basan ayaklari, hepsinin hizini, hepsinin yavasligini kavramisim gibi. ve sanki butun bunlara odul olarak ayaklarim bir his gonderiyor yukarilara dogru, cok kar topu oynamisim da sogukta donan ayaklarimi kaloriferde isitiyormusum gibi. sanki zaman hic olmamis, cunku cigerlerim buna izin vermemis, bir anin icinde sonsuza kadar devinebilirmisim gibi.

test

karsilikli oturuyoruz. bakiyoruz gozlerimizin icine. itirafa inanircasina, itirafa zorlarcasina degil de. bakiyoruz gozlerimizin icine. soruyoruz kardesim derdimiz nedir ve derdin ne? pis bir mahremiyet sariyor etrafi. herkes bir titriyor. mahremiyete dayanan oyunu kazaniyor. belki de sampiyon kendini baskalarinin gozunde gormeye alismis, hatta o gozlerin varligini dahi unutmustur.

karsilikli oturuyoruz. bakiyoruz gozlerimizin icine. oyle her iki insanin yasayabilecegi cinsten bir cinsel gerginlikten uzak. bakiyoruz gozlerimizin icine. soruyoruz yahu bunu yaptirtacak kadar ciddi mi her sey? pis bir yabancilasma sariyor etrafi. herkes once icine sonra disina kavruluyor. gulumseyen karsisindakini kurtariyor. belki de kahraman, insanustu bir merhamete sahip.

karsilikli oturuyoruz. bakiyoruz gozlerimizin icine. bir "seyin" cikacagindan emin, gercek bekliyoruz. sonra sormuyoruz bile. bu sefer boyle yapalim demisiz. uzun baktigin nesnenin taninir olmaktan cikmasi gibi, karsidakiyle ilgili tek bir dayanak kaliyor geriye. canlilik canlililigi agirliyor. ortada bir bosluk var, kimse sinirlarini cizemiyor. bir delik olusuyor hikayede; bir saniyelik hafiza kaybi.

kızgınlık

kizdim. cok kendime. neden diye sorma. kizdim. 
haciendo caras. sirada bekliyor. neden diye sorma. bekliyor.
sonra cok kizdim kendime. neden diye sormazsin herhalde artik. bilmiyorum. kizdim
biliyorum. yalan soyledim. kizdim kendime. hep ayni hikayelere kiziyorum artik.
kizdim. spoiled child cikti cunku. kizdim. ara mevsimler yasiyorum cunku.
ara mevsimler. her zaman bahar olsun gibi. bogazimdaki dugumlenme icin bir sey yapamamak gibi. 
bir sey yapmamak daha dogrusu. satir satir duzeltmek ve basa donmek icin. 
kizdim. evren sanki geldi ve beni 18 yasima birakti. 18 yasimda bir istasyonda yalnizim. kizdim.
herkes trene dolustu. tren nereye gidiyor ki? sordum. bir sonrakini beklemeye karar verdim. 
beklerken bir sonraki gelmiyormus onu ogrendim. hayat surekli bir istasyonda mi gececek?
ve istasyonun delileri varken orada. gece olurken yavas yavas. kizdim kendi korkuma. 
birisi de sormasin sigara alabilir miyim? sigara iciyorum cunku. hic hareket etmesem daha iyi olacak.
kiziyorum. ben henuz karar vermedim. kiziyorum. 3 kere yandim, 1 hakkim kaldi. kizdim. 
delilerle duramadin, trene de binemedin. tek virgul hakkini kolayca harcadin. artik cumle son hiz gidecek. varacagi istasyonlari olan butun trenleri kacirdin.
kizdim. 
siirler de kacti zaten. annenleri bulamamislar seni polislere verecekler. siirler kacti. sen roman trenine de binmedin zaten. 
kizdim. cunku degisime inanmiyorum. kizdim cunku degisime hic inanmamisim. degisime inananlarin trenini de kacirmisim.
trenler geziyormus beynimde. oyle dediler. trenler. 
her satir arasi bir nefes. haydi bastan. belki zaman gecer diye. 
sanki amac trene binmek degil. nasil? sanki amac trene binmek degil dedim. bambaska sanki. oraya seni yurutecek guc... belli ki kafanin saglamligi vucuttan gelmiyor.
biri cevap versin. baska bir cevap. ay-na-lar disinda.
ay-na-lar.
ucu acik bir evren istiyorum. ucu acik bir evren. 
kizdim. 
cok kizdim.

kar tutmayan sıkıntı

kar agirlastiriyor zamani. agir yazdiriyor, cumleler sikiliyor. agir yurunuyor, kisa adimlar atiliyor, baslar onde. bisikletler yolda takiliyor, ayaklar kayiyor ve gorus alaniyla sekillenen dis dunya algisi sisleniyor yagan kar taneleriyle. ruyaya gecis kolay, donus zor oluyor. uzun ve canli goruntuleriyle hatirlanan ruyalar, bir turlu kendini hatirlatmayanlar, sicak yorganlar, rahatsiz uykular. bugun hepsinin uzerinde kar birikti, daha da agirlastilar. 
yine de kar sinirlari siliyor, gecmek isteyene.
boyle sisli bir gundu bugun de. kara inat, beyaza inat hizli ve aceleci olamadi. derslerde saatler bitmek bilmedi, kelimeler bir turlu olusmak istemediler, sehrin sessizligi onlara da nufuz etti. 
disarida sigara icmek zordu. dunya kuculdu. 
uzun suredir ortalikta gorulmeyen sey, o icerideki aciklanamaz sikinti hissettirdi bugun kendini. tipi kapamaya calisti onu, olmadi. kar tutmayan sikinti sigindi gogsun ortasina ve tahtini birakmadi.
telefonda fısıldayınca sen, ben de fısıldadım.

çay bahçesi

Çalıntı bir kalemle kısa süreli randevu. Karşımda sigarası, çayı, derdi ve beslediği martılarla bir adam; işsiz bir adam. İşsizliğin duruşu var mı? Ya da utancı? Belli oluyor mu dışarıdan işsizin, hayatın tüm ciddiyetlerinin kıyısında az buçuk parasıyla duruyor olduğu?
İşsizin hakikiliği ne kadar iş aradığıyla mı ölçülüyor yoksa? Sabah dolandığı şirketlerin, dükkanların, dağıttığı cvlerin sayısıyla... Ben de burada öğrenci kılıklı bir işsiz, yazmaya umutlu duruyorum. Aynalar dört bir yanda, göz göz üstüne. Ben yarı saydam dalgalara bakıyorum. Kandil simitleri köşelerde. Adamın derdini merak ediyorum. Adam da kadının derdini merak ediyor mu? Pek bunu düşünmüyorum. Çaycının uzunçalar albümü Pantha du Prince. Nakışlı, dantelalı elektroniklerden gizem ve bass'a geçiyor şimdi. Öykünün öykülüğü, benim işsizliğim, yara izlerim bu karanlığa karşı dayanıksız.
Burada sadece bir kişi her şeye rağmen duruyor; önünde suyu, leopar desenli saç bandı ile karşıda oturan o kadın en az 80 yaşında.
Yanımdaki erkekle kadın sabırsızca sarıldılar. Onlar da barıştıktan sonra burada bir gün bitiyor nasıl olsa.